Türk sanat tarihinin çalışmaktan usanmayan çınarı: Prof. Dr. Nurhan Atasoy

Yaşamı boyunca 120’nin üzerinde konuda sayısız eser veren Prof. Dr. Nurhan Atasoy, “Allah ömür verdikçe çalışayım, çalışamadığım bir ömür istemiyorum.” dedi.

Kültür, sanat, bilim, spor, siyaset ve iş dünyasının duayen isimlerini “Türkiye’nin Çınarları” projesi kapsamında fotoğraflayan Anadolu Ajansı, Osmanlı ve İslami sanat tarihinde uzman Prof. Dr. Nurhan Atasoy ile bir araya geldi.

Hayat hikayesini ve çalışmalarını AA muhabirine anlatan 90 yaşındaki Atasoy, bu yaşa kadar hayatının hızla geçtiğini ve hala çocukluk resimlerine baktığı zaman daha dün gibi hissettiğini söyleyerek, “Çok hızlı ve dolu bir hayat yaşadım. Dönüp baktığım zaman birçok insan ‘keşke’ der. Tabii çok eksiklikler var, daha güzel başka şeyler yapabilirdim ama çok keşkelerim yok. Yani hayatımda eksikliklerimin eksikliğini çok hissetmedim.” ifadelerini kullandı.

Babasının işi dolayısıyla Tokat’ta dünyaya gelen Atasoy, çok sevecen bir aileye sahip olduğunu ve yaramazlıkla dolu çocukluğuna karşın ailesinin ona hiç kızmadığını, çocukluğunun çok rahat ve güzel geçtiğini aktardı.

Atasoy, Tokat’ta kendi adını taşıyan bir devlet kütüphanesi yapıldığını belirterek, “Kütüphaneye birçok kitap bağışı yapıldı. Ben kendi kitaplarımı yapamadım ama bana çok güzel jest yapanlar da var. Tokat Kent Kütüphanesi de bana bir vitrin ayırdı. Benden çirkin bir heykelimi yapmışlar. Oraya aldığım ödüllerin çoğunu ve kıyafetler yolladım.” diye konuştu.

“Tarih dersinden çok ıstırap çektim”

Lise yıllarında tarih dersini ezberi bir ders olmasından dolayı hiç sevmediğini ve hep ikmale kaldığını dile getiren Atasoy, şöyle devam etti:

“Benim ezber kabiliyetim sıfır. Onun için tarih dersinden çok ıstırap çektim. Lisede bir tarih hocamız vardı. Adeta kültür tarihi dersi yapıyordu. Onun derslerine bayıldım. O zaman Türk tarihine ilgi duymaya başladım. Bir de nerede gördümse ufak tefek Türk motifleri onları kopya ediyordum, ilgim vardı. Sonra liseden mezun oldum. Herhangi bir bölüm bana önerilmemişti. Ben kendi kendime çocukları sevdiğimden ‘ya pedagoji yapayım’, ‘ya da sanat tarihi yapayım’ dedim. Ablam, ‘sen Türk motiflerine ilgi duyuyorsun sanat tarihi bölümü açılmış İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde istersen bir de ona bak’ dedi ve ben sanat tarihini seçtim.”

Nurhan Atasoy, girdiği bölümde o dönem sadece 4 öğrencinin yer aldığını aktararak, “Bölümde az öğrenciyle okumanın faydasını gördüm. Derslerimizde yüksek sınıflardan da öğrencilerle ortak derslerimiz vardı ve bir de sanat tarihi gezilerimiz oluyordu. Her yaz Anadolu’da veyahut başka bir bölgede incelemeler yapıyordu hocalarımız. Bizler de onların yanında nasıl inceleme yapılır, eserlere nasıl bakılır onu görüyorduk.” dedi.

“Türk İslam Eserleri Müzesi’nin restorasyonunda rol oynadım”

Bir Alman hocasının vasıtasıyla üniversitede düzenlenen programlarda aktif rol aldığını söyleyen Atasoy, şu bilgileri verdi:

“Bize yarım bir desen veriyordu, mesela bir halı deseni ‘bunu tamamlayın’ diyordu. Ben onun istediği şekilde hemen tamamlayabiliyordum. O çeşit şeylere kabiliyetim vardı. Sonra hocamız Anadolu kervansaraylarını çalışıyordu ve kervansarayları geziyorduk. Gittiğimizde planını çıkarmak için çizimler alıyordu, o çizimlere en faydalı yardımcı bendim. Hoca beni o seminerlerde, gezilerde yakından tanıdı. Sonra onun derslerini daha iyi anlamak için biraz İngilizcem vardı, Almanca dersleri de almaya başladım. Böylece yetiştim. Mezuniyetime yakın Alman hocam beni asistan olarak almak istedi. Fakat o sırada dekan olan Mazhar Şevket İpşiroğlu beni asistan aldı.”

Atasoy, Prof. Dr. Oktay Aslanapa’nın 1963’te kurduğu Türk ve İslam Eserleri Kürsüsü’ne de çok yardım ettiğine işaret ederek, “Kendimi onların da asistanı hissederdim. Bundan dolayı ilgi alanım genişledi. Mazhar beyle Türk sanatıyla ilgili çalışmalar yaptım. 3. Murat Surnamesi diye tanınan ve 3. Murat’ın oğlu Şehzade Mehmet’in sünnet düğünü anlatan bir yazma vardır. Bu sünnet düğünü hem yazıyla hem de 250 çift sayfa minyatürle resimlendirilmiştir. Günümüze hepsi gelmemiştir, 60, 70 sayfası kayıptır. Çok büyük bir eserdir. İnanılmaz görsel bir malzemedir. Bunun üzerinde Mazhar Şevket İpşiroğlu ile doktoramı yaptım.” şeklinde konuştu.

Doktoradan sonra kurulda yer alan arkeolog Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel’in, tezinde İbrahim Paşa Sarayı’nı yeterince çalışmadığını tenkit etmesi üzerine Atasoy, bugün Türk İslam Eserleri Müzesi olan ve o dönem esrarkeşlerin yer aldığı İbrahim Paşa Sarayı’nı çeşitli sıkıntılarla 5 yılda çalıştığını anlattı.

Prof. Dr. Atasoy, “İbrahim Paşa Sarayı, beni çok enteresan bir yola soktu. O sırada restorasyonun da yapılması çok enteresan oldu. Benim minyatürde gördüğüm detayları yapıda daha rahat görüyordum ve yapının restorasyonunda rol oynadım. Mesela minyatürde kırmızı direkler görünüyordu, onun nerede olduğunu ben keşfettim.” açıklamasını yaptı.

“Minyatürlerde çok gizli bilgiler var”

Tüm çalışmalarında Türk minyatürlerine bir sanat eseri olmaktan ziyade birer görsel belge olarak baktığını vurgulayan Atasoy, “Minyatürlerde çok gizli bilgiler var. Bu şekilde birçok detayı, sanat tarihinde görsel olarak anlatabildim.” ifadesini kullandı.

Nurhan Atasoy, son dönemde yaptığı çalışmalar arasında henüz basılmayan Türk ve Osmanlı donanması üzerine bir kitap olduğunu aktararak, şunları kaydetti:

“Onun bütün malzemesinin çoğu da minyatür. O minyatürde Osmanlı donanmasının bayraklarını, gemilerdeki fenerleri, yani birçok detayı buldum. Hatta gemi tiplerini. Çok hoşuma giden, çok zevk aldığım bir çalışma oldu. Bence önemli bir şey. Çünkü donanma çalışan çok arkadaş var. Çok güzel çalışmalar yaptılar. Ama ben tamamen bir sanat tarihçisi gözüyle baktım. Herhalde donanma çalışanlara, araştırmacılara da bu kitapla çok ipucu vermiş olacağım.”

Osmanlı çinisi üzerine Julian Raby ile yine uzun yıllar üzerinde çalışarak “İznik Seramikleri” diye bir kitap yayınladığını söyleyen Atasoy, “Londra’da basıldı ve ödül aldı. Bu kitap Avrupa’da yazıldığı için bir kitabın nasıl yapıldığını da orada öğrendim.” dedi.

“İpek kitabım arkamda bıraktığım bir abidedir”

Atasoy, 2001’de yayımlanan “İpek: Osmanlı Dokuma Sanatı” kitabını yazarken de 20 ülke gezdiğini ve araştırmalar yaptığını dile getirerek, şunları anlattı:

“70 bilmem kaç müze, koleksiyon ve manastır gezmişim. Yani inanılmaz bir emek. Çalışması 14 yıl sürdü ve Türk Ekonomi Bankası bastırdı. O kadar sabırlı, o kadar cömert davrandılar. Böyle bir kitabı ancak bir araştırma kurumu yaptırabilirdi. Fakat öyle bir kitap yaptık ki abide bir kitap oldu. Hakikaten çok emek var. Başkası bunu yapamazdı. Bu kitabı yaparken Sovyetler Birliği dağılmıştı. Dağıldığı ülkelere gittik, o ülkelerde ekmek bulmak bile çok zordu. Rusya’nın başı baş olduğu bir dönemde orada çalışmaya başladık. Çok enteresan Sovyetler Birliği sırasında gittim, tam dağıldığı sırada da gittim, birkaç yıl sonra tekrar gittim, sonra yine gittim. Her gidişimde hiçbiri birbirine benzemiyor. Öyle bir hızlı değişim olmuştu. İşte o değişimin içinde çok sıkıntılı zamanı gördüm. Ama Rusya hakikaten Türk ipeği için bulunmaz bir kaynaktı. Bu kitap arkamda bıraktığım bir abidedir. Anlatılacak çok hikayem var. Çok komik şeyler de var. Düşündüğüm zaman her ülkeye çok seyahat ettiğim, dostluklar kurduğum için müzelerde bana fevkalade güzel muamele ettiler. Her tarafı araştırmalarım için açtılar.”

Kitaplarını her zaman İngilizce ve Türkçe olarak iki dilde yapmaya çalıştığını söyleyen Atasoy, “Önemli bir kitabım da Türk Osmanlı sanatının Avrupa’daki etkilerini gösteren (Osmanlı Kültürünün Avrupa’daki Yansımaları) kitabı. Onu da ‘Turkısh Culture Foundation (Türk Kültürü Vakfı) bastı. Ben tekrar bir Avrupa turuna geçtim. Gittiğim her müzede benim görmediğim depolarda olan şeyleri bana çıkardılar. Kaç ülke gezdim bilmiyorum. Bu kitabı aslında çok basmak lazım. Herkes yapamaz bu kitabı. Kurt gibi bütün müzelere girip, çıkmışım, onlardan da destek almışım. Ancak böyle bir kitap yapılabilirdi. Lale Uluç’la hazırladım ve İngilizce olarak kaleme aldık. Sonradan da Türkçeye çevirdik. Bu kitabın bütün sanat tarihi olan üniversitelerde okutulması lazım.” değerlendirmesini paylaştı.

Nurhan Atasoy, “Derviş Çeyizi” çalışmasında da Türkiye’de tarikat giyimi ve kuşam tarihini ele aldığını, kitabın ortaya çıkış hikayesinde ise Bursa’da bir arkadaşının vasıtasıyla duvar resmi görmek için bir eve gittiğinde orada tanıştığı Safiyüddin Erhan’ın emeğinin çok olduğunu ifade etti.

Safiyüddin Erhan’dan hem Osmanlı mezar taşları hem de tarikat kıyafetleri konusunda çok şey öğrendiğini anlatan Atasoy, “Ömür boyu dostluğumuz oldu. Beni hiç bırakmadı, onu, bunu gösterdi. Beni öyle değerli insanlara götürdü ki, onların evlerindeki kıyafetleri çalışma imkanım oldu. Yani bu kitap bana yazdırıldı ve yayınlarken de ‘kim bilir ne hatalar yaptım, beni çok taşlayacaklar’ diye çok korktum. Ama hiç taşlanmadım. Herkes nazik davrandı. Daha sonra tekrar tekrar yayınlandı ve yeni edisyonları çıktı, bu da çok önemli. Bu kitap da ancak Safiyüddin Erhan beyin yol göstermesiyle çıkabilirdi.” dedi.

“Halen çılgın gibi çalışmaktayım”

Atasoy, Osmanlı çadırları üzerine de minyatürlerden yola çıkarak bir kitap hazırladığını belirterek, şu bilgileri verdi:

“Bir proje geliyor elime, ona kaptırıyorum kendimi, gece gündüz deli gibi çalışıyorum. Hakikaten gece 04.00’te yattığım oluyordu. Çok çalıştım. Kimse beni çalışmaya zorlamadı. Tam tersine ‘yeter artık’ dedikleri oldu. Ama ben kendimi kaptırınca öyle oluyor. Şimdi de Kütahya kıyafetleri ile ilgili çalışıyorum. Eski yayınlardan notlar çıkarmışım. O notları tasnif ediyorum, birleştirip bilgiler ediniyoruz, halen çılgın gibi çalışmaktayım. İnşallah bir de Kütahya’ya gidip kıyafetleri çıkarıp çalışacağım. Başka projelerim de var. Topkapı Sarayı’ndan haber bekliyorum. Topkapı Sarayı’ndaki pabuç ve çizme koleksiyonu hakkında bir kitap yazmak istiyorum. Yarısından da fazlası yazılmış durumda. Yarım bir proje. Sonra Avrupa Saraylarında Türk odaları çalışması var ama tekrar Avrupa’ya bu yaşta gidemeyeceğim.”

2. Bayezid Hamam Kültürü Müzesi’ni de kendisinin hazırladığını anlatan Atasoy, şöyle konuştu:

“O müze edebiyat fakültesinin bitişiğindeydi. Hep çalışma odamın penceresinden onu görürdüm. Tamamen İstanbul Üniversitesi’ne verilmesi için de çalışmaları tamamen ben yürüttüm. Orada sigara kaçakçılığı yapılıyordu, harabe halindeydi. Yarısı vakıflarındı, yarısı İstanbul Üniversitesi’nindi. Resimlerini çektim. Bir bütün halinde bir şey yapalım istedim. Sonra restorasyonu başladı, restorasyonu takip ettim. Çok güzel çalıştılar. ‘Buna ne fonksiyon verelim’ deyince mimarisine hiç dokunmadan ‘hamam kültürü müzesi yapabilirsiniz’ fikrini verdim ve müzenin yapımını ben üstlendim. Üniversiteden hiç para almadan bütün dostlarımın evlerinde eski hamam kültürü eşyalarına göz koydum. Bütün müzenin eşyasını tamamladım. Müzayedelerden de eşya topladım.”

Nurhan Atasoy, gençlere de tavsiyelerde bulunarak, “Gençler çalışsınlar, çalışsınlar… Konunun içine girdikçe, detaylara baktıkça insanın daha çok çalışası geliyor, çok daha zevk almaya başlıyor. Benim gibi zevkinin peşinden koşan insanlar olur. Allah ömür verdikçe çalışayım, çalışamadığım bir ömür istemiyorum. Kitaplarımı hep bir virgülle bitirdim. Ne demek bu? Yani kitap bitmiş değil. Gençler o konuları daha da genişletsinler, tamamlasınlar ve noktayı koysunlar. Ben nokta koymuyorum. Sonra hiçbir çalışmayı ‘ben yazdım, bitirdim’ demesinler. Her zaman her çalışma daha fazla çalışmayı gerektirir. Çalışmak çok zevkli bir şey, onun tadını alsınlar.” ifadelerini sözlerine ekledi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir